(İSTANBUL) – Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin beşinci gününde 16 film seyirciyle buluştu. Filmlerden söyleşilere uzanan programda sanat üretmenin zorlukları, toplumsal adaletsizlikler ve çevre sorunları konuşuldu. Gün, Bulutsuzluk Özlemi konseriyle sona erdi.
Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci gününde, farklı coğrafyalardan filmleri seyirciyle buluştururken sinemanın bugünün dünyasına nereden ve nasıl baktığına dair soruların da peşine düştü. “İsimsiz Eserler Mezarlığı” genç bir kuşağın hayatta ve sanatta kendisine yer açma çabasına, “Günyüzü” geçmişte yaşanan bir adaletsizliğin yıllar sonra bir ailenin hayatında bıraktığı izlere bakarken, “Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi” bölümü sinemanın kamerasını bu kez gezegenin tükenen kaynaklarına çevirdi.
Festival boyunca salonlardan çıkıp sokaklara, söyleşilere ve gündelik hayata karışan tartışmalar, beşinci günde de Ayvalık’ın farklı noktalarında devam etti.
SANAT YAPMAK KİMİN İÇİN MÜMKÜN?
Festivalin bu yıl ilk kez verdiği “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü”nü kazanan Melik Kuru’nun “İsimsiz Eserler Mezarlığı”, Vural Sineması’nda dolu bir salonda gösterildi. Dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan film, yetişkinliğe adım atan bir kuşağın günümüz toplumunda kendisine yer bulma çabasını merkezine alıyor. Ancak filmin ardından yapılan söyleşi, hikâyeyi perdedeki karakterlerin ötesine taşıdı. Yönetmen Melik Kuru, oyuncular Manolya Maya, Ekremcan Aslandağ, Tuğrul Tülek ve Emrah Özdemir ile yapımcılar Simla Güran ve Fahriye İsmayilova seyircilerle buluşurken konuşmanın önemli başlıklarından biri bağımsız sanat üretmenin giderek zorlaşan koşulları oldu.
Kuru, filmin çıkış noktasını kendi deneyimleri üzerinden anlatırken sanat üretimiyle ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklar arasındaki ilişkiye dikkati çekti:
“Sinema, ayrıcalıklı insanların yapabileceği bir iş. Size asla tam zamanlı olarak para kazandırmayan bir iş yapıyorsunuz sonuçta. Ben de buradan ‘Bu imtiyazlara sahip olmadan hem sanat yapmak hem de doğru bir hayat sürdürebilmek mümkün mü?’ sorusunun peşine düştüm.”
Bu soru aslında yalnızca filmin başkarakteri Aslı’nın değil, bugün sanat alanında var olmaya çalışan genç bir kuşağın da sorusu. Geçimini sağlamak ile üretmeye devam etmek arasındaki mesafe büyürken film, sanatçının toplumsal konumunu da tartışmaya açıyor.
Kuru’nun sözleriyle Aslı’nın hikâyesi zamanla kendi hikâyesine dönüşüyor. Filmin siyah-beyaz dünyası da bu kişisel bakışın bir parçası. Yönetmen, alışılmış yüksek kontrastlı siyah-beyaz görüntü yerine daha düşük kontrastlı bir yapı tercih ettiklerini, bunun da dünyayı fotoğraf çeken Aslı’nın gözünden görebilme arzusundan kaynaklandığını anlattı.
HABER BİTER, GERİDE KALAN HAYAT DEVAM EDER
Banu Sıvacı’nın ikinci uzun metrajı “Günyüzü” ise festivalin beşinci gününde başka bir yaraya baktı. İlk filmi “Güvercin”le tanınan Sıvacı, bu kez yıllar sonra yeğeninin düğünü için köyüne dönen müzisyen Suna’nın unutmakla hatırlamak arasındaki yolculuğunu anlatıyor. Vural Sineması’ndaki gösterimin ardından Sıvacı; oyuncular Selva Erdener ve Süleyman Kabaali, görüntü yönetmeni ve yapımcı Yusuf Aslanyürek ile yapımcı Orkun Huylu seyircilerin sorularını yanıtladı.
Sıvacı’nın sinemaya ilişkin söylediği bir cümle, filmin kurduğu dünyayı da özetliyordu: “Bence bir film, seyirci gittikten sonra başlamalı ve onda bazı sorular bırakmalı.” Yönetmene göre film, salondan çıktıktan sonra seyircinin zihninde yaşamaya devam etmeli; hatta aylar sonra hiç beklenmedik bir anda yeniden hatırlanmalı.
“Günyüzü”nün kişisel bir tarafı da var. Film, Sıvacı’nın annesi ve anneannesinin hikâyelerinden izler taşıyor. Çekimlerin yapıldığı köy anneannesinin köyü, filmde görülen evdeki eşyalar ise yine ona ait. Ancak kişisel olan, filmde giderek toplumsal bir yere açılıyor. Sıvacı, filmin çıkış noktasını anlatırken gündelik haber akışının görünmez kıldığı uzun süreli acılara dikkat çekiyor:
“Bir adaletsizliğe maruz kalan ailelerin acılarını gazete haberlerinde sadece iki üç gün görüyoruz. Ama onların nasıl bir ömür yaşadığını, ailelerin nasıl dağıldığını, kardeşlerin birbirine nasıl düştüğünü çok görmüyoruz.” “Günyüzü” tam da haberin bittiği yerden bakıyor. Gündem değiştikten, kameralar gittikten ve başlıklar unutulduktan sonra geride kalan hayatlara…
BU KEZ MESELE GEZEGEN
Festivalin gündeme taşıdığı meseleler bireysel hikâyelerle sınırlı değildi. Prof. Dr. Füsun Türetken’in hazırladığı “Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi” bölümü, sinema aracılığıyla gezegenin kaynaklarının nasıl tüketildiğine ve bunun siyasal, ekonomik ve toplumsal sonuçlarına baktı.
Bölüm kapsamında “Orman Kanunu” ve “Geçişler” gösterildi. Ardından ASKEV Sera’da düzenlenen konuşmada filmlerin ortaya attığı sorular farklı coğrafyalardaki örneklerle tartışıldı.
Türetken’in geliştirdiği “Gaiaporosis” kavramı, gezegen ile kemik erimesi kavramlarının yan yana getirilmesinden doğuyor. Kavram bir yandan hammadde çıkarımı yoluyla dünyanın maddi olarak tüketilmesini, diğer yandan dijital iletişimin altyapıları ve ekonomileri aracılığıyla demokratik yaşamın aşınmasını tarif ediyor.
Festival Direktörü Azize Tan’ın açılışını yaptığı konuşmada Türetken, doğal kaynakların tüketilmesinden devlet şiddetine ve zorunlu göçe uzanan bağlantılara işaret etti. Tartışmanın güncel başlıklarından biri de asbestti. 11 Eylül saldırılarının ardından New York’ta yaşanan asbest maruziyetinden yola çıkılarak, Antakya’da deprem sonrası yıkım çalışmalarında işçilerin karşı karşıya kaldığı asbest tehlikesi konuşuldu.
“Geçişler”in yönetmeni Angela Melitopoulos da söyleşiye çevrimiçi bağlandı. Melitopoulos, göçmenlik ile borç krizini ilişkilendirdiğini, doğal kaynakların talanını da aynı ekonomik ve politik yapı içinde değerlendirdiğini anlattı.
“ÇEVREYLE OLAN BAĞIMIZ ELİMİZDEN ALINIYOR”
Azize Tan ise Lucrecia Martel’in “Bizim Toprağımız” filminden hareketle Arjantin’in kuzeyindeki toprak mülkiyeti sorunuyla Türkiye’de yaşananlar arasındaki paralelliklere işaret etti.
Tan’ın sözleri, festivalde o gün gösterilen birbirinden farklı filmleri ortak bir yerde buluşturuyordu:
“Biz insanlar olarak kendimizi yaşadığımız yerle tanımlıyoruz. Biz çevreyle kurduğumuz bağ üzerinden var olan canlılarız ve çevreyle olan bu bağımız elimizden alınıyor. Burada bu filmleri göstermenin ve bu konuşmayı düzenlemenin böyle bir anlamı mevcut.”
KISALAR DA DÜNYANIN PEŞİNDE
Festivalin “Akbank Sanat ile Kısalar” bölümünde bu yıl 19 film bulunuyor. Seçkinin uluslararası ayağında Radu Jude ve Adrian Cioflâncã’nın “Açı, Karşı Açı”, Isabella Fellinger’in “Işığın Hayaletlerine Dair”, Giorgi Gago Gagoshidze’nin “Graft Versus Host” ve Alia Wilhelm ile Callie Keels’ın “Kabarcıklar” filmleri yer aldı.
Fabrika Ayvalık’taki gösterimin ardından “Kabarcıklar”ın yönetmenlerinden Alia Wilhelm seyirciyle buluştu. Wilhelm, filmin başlangıçta kişisel bir hikâye olarak tasarlanmadığını; 1980’lerin atmosferini taşıyan bir gerilim, polisiye hatta cinayet hikâyesi olarak düşündüklerini anlattı.
GÜNÜN FİNALİ BULUTSUZLUK ÖZLEMİ’YLE
Sinema salonlarında başlayan günün finalinde ise müzik vardı. Bulutsuzluk Özlemi, Pür Cunda’da festival izleyicileri için sahneye çıktı. Festival programında yer alan “Yaşamaya Mecbursun!” belgeseliyle grubun dünyasına yaklaşan seyirci, bu kez şarkıları birlikte söyledi. Yeni Mahalle Düğün Alanı’nda da “Kırık Bir Aşk Hikâyesi” ücretsiz gösterildi. 1981 yapımı film, yıllar sonra çekildiği Ayvalık’ta yeniden seyircinin karşısına çıktı.
Ayvalık’ta beşinci günün sonunda birbirinden çok farklı görünen filmlerin bıraktığı sorular aynı yerde kesişiyordu: Bugünün dünyasında kimlerin sesi duyuluyor, kimler görünmez kalıyor ve sinema bize bakmadığımız yerde ne olduğunu gösterebilir mi? Festival pazar akşamına kadar bu soruların peşinden gitmeye devam ediyor.




